Son birkaç yıldır, ne zaman inanılmaz gibi görülen bir olay yaşansa ağızlardan dökülen bir soru cümlesi vardı: Bundan ötesi olur mu?
Bir belediye başkanı ya da gazeteci tutuklandığında, akla sığmaz iddialarla birine casus yaftası yapıştırıldığında, bir itirafçı ifadelerinin baskı altında alındığını söylediğinde ve bu, o ifadeleri manşet yapan medyada haber olmadığında… Artık bu paragrafı ne kadar uzatırsanız uzatın, bu olanlar karşısında “Bundan ötesi olur mu?” diye çok soruldu.
Sorunun içinde, kuralları ve kurumları işleyen bir sistem kabulünden kaynaklanan şaşkınlık olduğunda, soru da “bundan ötesi”nin olmasını birilerinin ya da bir şeylerin engelleyebileceği zannını taşıyor ve yapılması gerekenleri engelleyen bir işlev görüyordu.
“Bundan ötesi de olmaz”, “birileri, bir şey, bir kurum, bir kural daha fazlasına izin vermez” kabulünün edilgenliğine yol açıyordu.
“Mutlak butlan” bu soruyu zihinlerden sildiyse, “bundan ötesi” diye bir sınır olmadığını gösterdiyse hayırlı da olmuştur!
Birinin, dur diyecek bir kural ya da kurumun olmadığına ikna olan yurttaş yarını ve demokrasisi için çarenin kendisi olduğunu kavrayıp en demokratik hakkı olan mücadeleyi seçtiğinde aşılmayacak engel de kalmaz.
Butlanın, şutlanın, “bundan ötesi”ni sorgulatan bilcümle cebir ve şiddetin amacı insanlar arasında hiçbir şeyin değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği duygusu yaymak. Güya muhalifmiş gibi, buna hizmet eden bir sürü tevatürü ortalıkta dolaştırıp duranlar var. Yok şöyle olur, böyle olur! İşte kara gömlekler de geldi CHP’nin kapısına!
Bundan ötesi yok işte! Mücadele etmez, direnmezsen ne olacağı baştan belli. Sadece mücadele varsa umut var!
İyi de nasıl mücadele? Aslında buna cevap veren çok. Aynı şeyi de söylüyorlar. Bu gazetede ve başka başka mecralarda, meydanlarda, sokaklarda… Birleşik mücadele! Kurtuluş yok tek başına! Birleşe birleşe kazanacağız!
Geçen gün, bir boyacı arkadaşın telefonda CHP üyesi ve Kılıçdaroğlucu amcaoğluyla tartışmasına tanıklık ettim. Tartışma dediysem, amcaoğlunun uzun uzun anlattıklarına sürekli tekrar ettiği birkaç kelimeyle yanıt veriyordu Vanlı boyacı arkadaş.
“Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?”
“Tek adam rejimi” yerine “tek rejim” diyor; amcaoğlu ne derse desin birlikte mücadele dışında hiçbir şey aklına yatmıyordu.
Sonra bana dönüp, “Ben okumadım” dedi. “Okumuşlara saygım büyük. Amcaoğlu okumuş; nasıl böyle yapıyor, anlamıyorum.” Kendisine bir ölçü tutturmuş; “Ben okumamışım ama Selahattin Abi olsa ne yapardı diye düşünürüm” diyor.
“Selahattin Abi” dediği Demirtaş, “Başkan” ya da “Selo” falan demiyor; kafasında bir abi-kardeş ilişkisi kurmuş, o yakınlıkla konuşuyor. “Bir de son zamanlarda Özgür Özel’i seviyorum!” diyor.
Okumuşlar “Ben okumadım” diyen boyacı arkadaşın “birlikte mücadele” bilincine ulaştığında çok partili parlamenter demokrasi de el uzattığımızda tutulacak yakına gelir.
Özel’in CHP Genel Merkezi’nden Meclis’e yürüyüşünde her kesimden insan vardı. Bozkurt işareti yaparak destek verenler bile!
Ancak amaç çok partili parlamenter demokrasi ise tüm partilerin kesin tercihini yapacakları zaman çoktan geldi. Çok partili bir parlamenter sistemde, rakibiyle adil ve eşit koşullarda yarışmak ve iktidar olmak gibi bir niyeti olanlar “bundan ötesi olmaz”la avunmasın. Ülkenin en eski, kurucu, çok partili sistemin önünü açan ana muhalefet partisine olan “mutlak butlan” herkese olabilir.
Amcaoğlu dinlemese de, daha geç olmadan, umarım tüm muhalefet partileri ve kesimleri “Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?” diyen Vanlı boyacı arkadaşı dinlerler!
Kaynak: BirGün
