HomeTürkçe HaberlerGündemAfyonkarahisar'da lösemi tedavisi gören çocuklar bayramı evlerinde geçirecek

Afyonkarahisar'da lösemi tedavisi gören çocuklar bayramı evlerinde geçirecek

Published on

spot_img

Afyonkarahisar’da lösemi tedavisi gören çocuklar bayramı evlerinde geçirecek

Kaynak: CNN Türk

Latest articles

Siyasal partilerde kriz, meşruiyet ve tarihsel sorumluluk

Dr. Hüseyin Özkahraman

Siyasal partiler yalnızca seçim kazanan örgütlenmeler değildir; aynı zamanda toplumun hafızasını, tarihsel yönelimini ve demokratik kültürünü taşıyan kurumlardır. Özellikle köklü partiler, yalnızca üyelerine değil, temsil ettikleri toplumsal geleneğe karşı da sorumludur. Bu nedenle büyük siyasal hareketlerin yaşadığı iç krizler, sadece örgütsel bir mesele değil, aynı zamanda ülkenin demokratik geleceğini ilgilendiren tarihsel kırılma anlarıdır.

Bugün yaşanan tabloya bakıldığında, siyasal rekabetin yerini kurumsal gerilimlerin, uzlaşma kültürünün yerini ise karşılıklı meşruiyet tartışmalarının aldığı görülmektedir. Oysa siyaset biliminin en temel gerçeklerinden biri şudur: Demokratik kurumlar, rakiplerini yok ederek değil, farklı eğilimleri ortak bir zeminde tutarak ayakta kalabilirler. Samuel Huntington’un ifade ettiği gibi, siyasal kurumsallaşma; kriz anlarında tarafların birbirini tasfiye etmesi değil, sistemi birlikte koruma iradesi göstermesiyle mümkündür.

DEFALARCA GÖRÜLDÜ

Dünya siyasi tarihi, iç çatışmalar nedeniyle güç kaybeden büyük hareketlerin örnekleriyle doludur. Fransız Solu, 20. yüzyıl boyunca ideolojik ayrışmalar nedeniyle uzun süre iktidar alternatifi üretmekte zorlanmış; İtalya’da merkez sol partiler iç bölünmeler sonucu toplumsal güven kaybına uğramış; Latin Amerika’da birçok halkçı hareket, kendi iç mücadelelerinin ağırlığı altında siyasal etkisini yitirmiştir. Buna karşılık Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) veya İngiliz İşçi Partisi gibi örneklerde ise sert iç tartışmaların sonunda kurumsal akıl devreye girmiş, taraflar partiyi kişisel mücadelelerin üzerinde tutmayı başarmıştır.

Türkiye gibi demokratik kırılganlıkların yoğun yaşandığı ülkelerde ise siyasal partilerin taşıdığı sorumluluk daha da büyüktür. Çünkü burada mesele yalnızca bir yönetim yarışı değildir; toplumun demokrasiye olan güvenidir. Parti binaları önünde yaşanan her arbede, her sert görüntü, yalnızca parti üyelerini değil, siyasetten umudunu kesmeye başlayan milyonları da etkilemektedir. Siyaset kurumuna duyulan güvenin aşındığı dönemlerde otoriter eğilimlerin güç kazandığı, tarihsel olarak defalarca görülmüştür.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, güç gösterisi değil siyasal olgunluktur. Max Weber’in “sorumluluk etiği” olarak tanımladığı yaklaşım tam da bunu anlatır: Siyasetçi yalnızca kendi haklılığıyla değil, ortaya çıkacak sonuçlarla da ilgilenmek zorundadır. Haklı olmak başka, tarih önünde doğru davranmak başka şeydir.

KAZANMANIN YOLU

Köklü siyasal hareketler kriz dönemlerinde ya içe kapanarak küçülür ya da demokratik olgunluk göstererek yeniden güç kazanır. Nelson Mandela’nın Güney Afrika’da, İspanya’nın Franco sonrası demokratikleşme sürecinde ya da Şili’de Pinochet sonrasında görüldüğü gibi; büyük siyasal dönüşümler ancak rövanş duygusunun yerine uzlaşma kültürü konulduğunda mümkün olmuştur. Çünkü siyaset, nihayetinde birlikte yaşama sanatıdır.

Bugün yapılması gereken de tarafların birbirini tasfiye etmeye çalışması değil; örgütleri, üyeleri ve toplumsal vicdanı yeniden ortak bir zeminde buluşturmasıdır. Parti içi demokrasi ancak konuşarak, tartışarak ve birbirinin varlığını meşru kabul ederek gelişebilir. Aksi halde ortaya çıkan her görüntü, yalnızca rakip siyasi aktörlerin elini güçlendirecek ve toplumda “alternatifsizlik” duygusunu büyütecektir.

Asırlık siyasal gelenekler günlük öfkeyle değil, tarihsel bilinçle korunur. Bugün atılacak her adım yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların siyasal hafızasını da şekillendirecektir. Bu nedenle siyaset kurumunun bütün aktörlerine düşen görev; gerilimi büyütmek değil, suhuleti hâkim kılmaktır. Çünkü bazı dönemlerde kazanmanın yolu, karşı tarafı yenmekten değil; birlikte kaybetmeyi engellemekten geçer.

‘Masum’ Daltonlara ceza veren hakime tehdit

Memleketin bilinen suç örgütlerinden Daltonlar hakkında hazırlanan son iddianame, bir ağır ceza heyeti başkanına attıkları tehdit mesajıyla ilgili.

Tehditlerinde, “devletin şerefli kudretli gücünü masum insanlar üzerinde kullanmak neymiş göreceksiniz” diyerek kendilerini masum addeden çete üyeleri hakkındaki 8 Mayıs tarihli iddianamede, “Daltonlar silahlı suç örgütünün bugüne kadar gerçekleştirdiği tasarlayarak öldürme olayları ve silahlı eylemlerinin yanı sıra kamu görevlilerini de hedef haline getirdikleri, mahkeme başkanı ile birlikte kardeşine de tehdit mesajı atarak baskı ve korku ortamı yaratmaya çalıştıkları anlaşılmıştır” tespiti yer aldı.

İddianamede Daltonların, bir hakim ile kardeşinin numaralarını nasıl ele geçirdiğine dair bir değerlendirme yok.

FAS VE RUSYA HATLARI

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki Daltonlar davasında hükmü açıklayan heyet başkanı, kararın hemen ardından yabancı telefon hatlarından gelen bir mesajla tehdit edildi.

Mahkeme başkanı A.O.A.’ya “GADDAR DLT [Dalton]” adlı, Rusya menşeli numaradan yazılan mesaj şöyle: “sen bizim kardeşlerimizi bizden aldığın gibi biz de senin kardeşin ...’yu ve diğer sülalendeki erkekleri senden alacağız suçsuz günahsız insanlara talimatı doğrultusundan yargısız hukuksuz cezalar vermenin bedelini sana ödeteceğiz bizim devlete karşı boynumuz kıldan ince şerefli çalışan hakim ile savcı ile işimiz olmaz ama seninle bu mahkeme bittikten sonra görüşeceğiz bizim sana sözümüz olsun bu talimat da bizim üstlerimizden görüşeceğiz. Unutma her an bizi bekle.”

Sadece mahkeme başkanına değil, kardeşine de 22 Aralık 2025’te tehdit mesajı yollandı. Hakimin kardeşine Fas kodlu numaradan atılan WhatsApp mesajında “abinden sebep seni de öldüreceğiz … devletin şerefli kudretli gücünü masum insanlar üzerinde kullanmak neymiş göreceksiniz insanların ailesini dağıtmak sizin iki dudağınızın arasına bakıyor bizim de iki parmağımız arasına bakıyor görüşeceğiz” yazıyordu.

ŞÜPHELİLER FİRARİ

Tehditle ilgili hazırlanan iddianamede 7 şüpheli var ancak sadece biri tutuklu. Tehdit mesajlarını atan Erkan Efe hakkında yakalama kaydı var, diğer şüpheliler Batın Can Gökdemir, Bünyamin Yıkar, Murat Küçükyavuz ve Mustafa Aktürk yurtdışında, onlar hakkında da Kırmızı Bülten kararı var. İddianamenin bir numaralı şüphelisi, Daltonlar lideri Beratcan Gökdemir ise Rusya’da tutuklu bulunuyor.

Tutuklanan tek şüpheli Eren Kemal B., tehdidin yapıldığı Fas menşeli numaranın sahibi. Bayrampaşa’da telefoncu sahibi Eren Kemal B.’nin dükkanında yapılan aramada yabancı ülkelere ait GSM hatları bulundu. İddianamede onunla ilgili “Organize suç örgütü yöneticisi, ‘Gaddar’ ve ‘Baran Yıkılmaz’ kod adlı Mustafa Aktürk’e bağlı örgüt üyesi olduğu ve silahlı suç örgütünün lojistik kanadında yer aldığı anlaşılmıştır” iddiası yer aldı. Örgüt lider veya yöneticilerine yabancı GSM hattı ile telefon temin ettiği ileri sürüldü.

Eren Kemal B. ifadesinde, kendisini “Poyraz Yoldaş” olarak tanıtan Erkan Efe’nin tehdidi ve ardından dükkanının kurşunlanmasından korkarak Daltonlara hat verdiğini, yabancı hatları Aksaray’da Suriyelilerin bulunduğu bir telefoncudan aldığını anlattı.

Davanın şimdilik tek şüphelisi olan telefoncu, yedi yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.

Bundan ötesi…

Son birkaç yıldır, ne zaman inanılmaz gibi görülen bir olay yaşansa ağızlardan dökülen bir soru cümlesi vardı: Bundan ötesi olur mu?

Bir belediye başkanı ya da gazeteci tutuklandığında, akla sığmaz iddialarla birine casus yaftası yapıştırıldığında, bir itirafçı ifadelerinin baskı altında alındığını söylediğinde ve bu, o ifadeleri manşet yapan medyada haber olmadığında… Artık bu paragrafı ne kadar uzatırsanız uzatın, bu olanlar karşısında “Bundan ötesi olur mu?” diye çok soruldu.

Sorunun içinde, kuralları ve kurumları işleyen bir sistem kabulünden kaynaklanan şaşkınlık olduğunda, soru da “bundan ötesi”nin olmasını birilerinin ya da bir şeylerin engelleyebileceği zannını taşıyor ve yapılması gerekenleri engelleyen bir işlev görüyordu.

“Bundan ötesi de olmaz”, “birileri, bir şey, bir kurum, bir kural daha fazlasına izin vermez” kabulünün edilgenliğine yol açıyordu.

 “Mutlak butlan” bu soruyu zihinlerden sildiyse, “bundan ötesi” diye bir sınır olmadığını gösterdiyse hayırlı da olmuştur!

Birinin, dur diyecek bir kural ya da kurumun olmadığına ikna olan yurttaş yarını ve demokrasisi için çarenin kendisi olduğunu kavrayıp en demokratik hakkı olan mücadeleyi seçtiğinde aşılmayacak engel de kalmaz.

Butlanın, şutlanın, “bundan ötesi”ni sorgulatan bilcümle cebir ve şiddetin amacı insanlar arasında hiçbir şeyin değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği duygusu yaymak. Güya muhalifmiş gibi, buna hizmet eden bir sürü tevatürü ortalıkta dolaştırıp duranlar var. Yok şöyle olur, böyle olur! İşte kara gömlekler de geldi CHP’nin kapısına! 
Bundan ötesi yok işte! Mücadele etmez, direnmezsen ne olacağı baştan belli. Sadece mücadele varsa umut var!

İyi de nasıl mücadele? Aslında buna cevap veren çok. Aynı şeyi de söylüyorlar. Bu gazetede ve başka başka mecralarda, meydanlarda, sokaklarda… Birleşik mücadele! Kurtuluş yok tek başına! Birleşe birleşe kazanacağız!

Geçen gün, bir boyacı arkadaşın telefonda CHP üyesi ve Kılıçdaroğlucu amcaoğluyla tartışmasına tanıklık ettim. Tartışma dediysem, amcaoğlunun uzun uzun anlattıklarına sürekli tekrar ettiği birkaç kelimeyle yanıt veriyordu Vanlı boyacı arkadaş.

“Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?”

“Tek adam rejimi” yerine “tek rejim” diyor; amcaoğlu ne derse desin birlikte mücadele dışında hiçbir şey aklına yatmıyordu.

Sonra bana dönüp, “Ben okumadım” dedi. “Okumuşlara saygım büyük. Amcaoğlu okumuş; nasıl böyle yapıyor, anlamıyorum.” Kendisine bir ölçü tutturmuş; “Ben okumamışım ama Selahattin Abi olsa ne yapardı diye düşünürüm” diyor.

“Selahattin Abi” dediği Demirtaş, “Başkan” ya da “Selo” falan demiyor; kafasında bir abi-kardeş ilişkisi kurmuş, o yakınlıkla konuşuyor. “Bir de son zamanlarda Özgür Özel’i seviyorum!” diyor.

Okumuşlar “Ben okumadım” diyen boyacı arkadaşın “birlikte mücadele” bilincine ulaştığında çok partili parlamenter demokrasi de el uzattığımızda tutulacak yakına gelir.

Özel’in CHP Genel Merkezi’nden Meclis’e yürüyüşünde her kesimden insan vardı. Bozkurt işareti yaparak destek verenler bile!

Ancak amaç çok partili parlamenter demokrasi ise tüm partilerin kesin tercihini yapacakları zaman çoktan geldi. Çok partili bir parlamenter sistemde, rakibiyle adil ve eşit koşullarda yarışmak ve iktidar olmak gibi bir niyeti olanlar “bundan ötesi olmaz”la avunmasın. Ülkenin en eski, kurucu, çok partili sistemin önünü açan ana muhalefet partisine olan “mutlak butlan” herkese olabilir.

Amcaoğlu dinlemese de, daha geç olmadan, umarım tüm muhalefet partileri ve kesimleri “Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?” diyen Vanlı boyacı arkadaşı dinlerler!

Kitle eylemleri ve özgürlükler

Bu güzel ülke, üç yüz bin gencin yurtdışına kaçtığı bu cehennemi ülke, kısacık tarihinde kitlelerin bir kaç büyük kitle eylemine tanıklık etmiştir. İlki 15-16 Haziran'dır; sendikalar yasasındaki gerici değişikliğe ve yoğun siyasi baskılara karşı dev bir işçi ayaklanmasıdır. İşçi sınıfı -belki ilk defa- bir sınıf olarak ayağa kalkmıştır. Sonucu ve bedeli 12 Mart 1971 askeri darbesidir.

Bir görkemli eylem ise, Sivas Katliamı protestolarıdır. Yüzbinlerin Yürüyüşü olarak adlandırılmıştır. 33 insanın Sivas şehrinde bir hotelde naklen yakılmasına karşı, derin devlete ve siyasal İslamcılara karşı, yüzbinlerin ayağa kalkma eylemidir. Yakılmanın ve yürümenin sonucu -sanırım en başta Avrupa'daki- "Alevi uyanışı"dır.

Ama tarihimizdeki en görkemli, neşeli, mizahi, insani, akıllı eylem Gezi'dir. Katılım yönünden de öncekileri kat kat aşar -ki, boşuna Celali hatırlanmamıştır-. Ben ve çok sayıda insan buna devrim demiştik. Evet örgütsüzdü, egemen sınıflar yıkılmamıştı, siyasal düzen de değişmemişti ama bu o güne kadar boğulmuş zihinleri uyandıran, siyasal İslamcı karanlığa karşı apaçık bir itirazdı.

Benzersizliği, 3 ayı aşkın bir süre, koca ülkenin -2'si hariç- tüm şehirlerinde -MİT raporuna göre 13 milyon- kişinin yürümesi değildir sadece. Gezi bir milat, "nükleer bir serpinti"dir. "Gezi kuşakları" ortaya çıkmıştır. Karşı tarafta bir daha asla toparlanamayacak Erdoğan realitesidir. O Saray'ında epeydir yalnızdır.

Bu saydığım eylemlerin hiçbirinin bir lideri, partisi, öncü kuvveti yoktur. Zonguldak'ta Şemsi Denizer, Gezi'de Berkin ve Ali İsmail akla gelir tabii. Ancak bu isimleri yaratan kitlelerin eylemidir. Yoksa -son derece sıradan insanlar olan- bu isimler, eylemleri yaratmamıştır.

Herhalde bu bahiste son örnek 19 Mart sonrası meydana gelen gösterilerdir. İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuklanmasına karşı, başta İstanbul olmak üzere milyonların çeşitli şehirlerdeki protestolarıdır. Özgür Özel'e göre, eylemlerin sonucu, "İstanbul Büyükşehir Belediyesine kayyum atanmaması"dır.

Ancak bu eylem dalgası CHP tarafından -kısa sürede- söndürülmüştür. Hem de bizzat İmamoğlu'nun kararıyla. Önce "mitingler yapma" kararı alınmıştır -Bu aslında Erdoğan'ın izin verdiği yerde, saatte ve sürede, "kumda oynama" idi-. Sonra zamanla eylemler sönümlendirilmiştir. İnanılmazdır.

Ekrem İmamoğlu ile 10 Nisan 2025 günü Silivri'de avukat arkadaşlar Ertuğrul Cem Cihan ve Ali Fatih Çetin ile -geçmiş olsun amaçlı- görüştük. "Özgür Özel bu eylemleri neden durdurdu" diye sordum. "Biz başkanla beraber bu kararı Silivri'de verdik" dedi. Gerekçesini, "ya birinin burnu kanarsa" diye açıkladı. Biz itiraz edince, "The Guardian ve New York Times'a makale yazma gibi yollar da var" dedi. Biz -Trump da Putin de, AB de Erdoğan'ın yanında- diye yine itiraz edince, "Eğer ihtiyaç duyarsak eylemleri yeniden başlatırız" deyiverdi.

Ekrem İmamoğlu'na, cezaevindeki görüşme odasında -son söylediğimiz- o tek cümle aşağı yukarı şöyleydi: "Evet kitle hareketini söndürebilir, hatta durdurabilirsiniz, ama yeniden başlatamazsınız, çünkü kitleler açlık, sömürü, işsizlik, hiçleştirme, aşağılanma gibi bazı ağır koşulların bir araya gelmesinin ürünü olarak, 'bardak dolduğunda' patlarlar, bu koşullar iradi değildir."

15-16 Haziran'dan Gezi'ye, Gezi'den 19 Mart'a, oradan  24 Mayıs'a, tüm yaşadıklarımız bize ne söylüyor? Kitle eylemleri, hak ve özgürlüklerin en önemli sigortasıdır. "Kitleleri uyutma"nın sonuçları ise -kısa sürede ve acıyla- görülmüştür: CHP liderliğine kayyum ve genel merkezin işgali, rahatça hayata geçirilmiştir.

More like this

Siyasal partilerde kriz, meşruiyet ve tarihsel sorumluluk

Dr. Hüseyin Özkahraman

Siyasal partiler yalnızca seçim kazanan örgütlenmeler değildir; aynı zamanda toplumun hafızasını, tarihsel yönelimini ve demokratik kültürünü taşıyan kurumlardır. Özellikle köklü partiler, yalnızca üyelerine değil, temsil ettikleri toplumsal geleneğe karşı da sorumludur. Bu nedenle büyük siyasal hareketlerin yaşadığı iç krizler, sadece örgütsel bir mesele değil, aynı zamanda ülkenin demokratik geleceğini ilgilendiren tarihsel kırılma anlarıdır.

Bugün yaşanan tabloya bakıldığında, siyasal rekabetin yerini kurumsal gerilimlerin, uzlaşma kültürünün yerini ise karşılıklı meşruiyet tartışmalarının aldığı görülmektedir. Oysa siyaset biliminin en temel gerçeklerinden biri şudur: Demokratik kurumlar, rakiplerini yok ederek değil, farklı eğilimleri ortak bir zeminde tutarak ayakta kalabilirler. Samuel Huntington’un ifade ettiği gibi, siyasal kurumsallaşma; kriz anlarında tarafların birbirini tasfiye etmesi değil, sistemi birlikte koruma iradesi göstermesiyle mümkündür.

DEFALARCA GÖRÜLDÜ

Dünya siyasi tarihi, iç çatışmalar nedeniyle güç kaybeden büyük hareketlerin örnekleriyle doludur. Fransız Solu, 20. yüzyıl boyunca ideolojik ayrışmalar nedeniyle uzun süre iktidar alternatifi üretmekte zorlanmış; İtalya’da merkez sol partiler iç bölünmeler sonucu toplumsal güven kaybına uğramış; Latin Amerika’da birçok halkçı hareket, kendi iç mücadelelerinin ağırlığı altında siyasal etkisini yitirmiştir. Buna karşılık Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) veya İngiliz İşçi Partisi gibi örneklerde ise sert iç tartışmaların sonunda kurumsal akıl devreye girmiş, taraflar partiyi kişisel mücadelelerin üzerinde tutmayı başarmıştır.

Türkiye gibi demokratik kırılganlıkların yoğun yaşandığı ülkelerde ise siyasal partilerin taşıdığı sorumluluk daha da büyüktür. Çünkü burada mesele yalnızca bir yönetim yarışı değildir; toplumun demokrasiye olan güvenidir. Parti binaları önünde yaşanan her arbede, her sert görüntü, yalnızca parti üyelerini değil, siyasetten umudunu kesmeye başlayan milyonları da etkilemektedir. Siyaset kurumuna duyulan güvenin aşındığı dönemlerde otoriter eğilimlerin güç kazandığı, tarihsel olarak defalarca görülmüştür.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, güç gösterisi değil siyasal olgunluktur. Max Weber’in “sorumluluk etiği” olarak tanımladığı yaklaşım tam da bunu anlatır: Siyasetçi yalnızca kendi haklılığıyla değil, ortaya çıkacak sonuçlarla da ilgilenmek zorundadır. Haklı olmak başka, tarih önünde doğru davranmak başka şeydir.

KAZANMANIN YOLU

Köklü siyasal hareketler kriz dönemlerinde ya içe kapanarak küçülür ya da demokratik olgunluk göstererek yeniden güç kazanır. Nelson Mandela’nın Güney Afrika’da, İspanya’nın Franco sonrası demokratikleşme sürecinde ya da Şili’de Pinochet sonrasında görüldüğü gibi; büyük siyasal dönüşümler ancak rövanş duygusunun yerine uzlaşma kültürü konulduğunda mümkün olmuştur. Çünkü siyaset, nihayetinde birlikte yaşama sanatıdır.

Bugün yapılması gereken de tarafların birbirini tasfiye etmeye çalışması değil; örgütleri, üyeleri ve toplumsal vicdanı yeniden ortak bir zeminde buluşturmasıdır. Parti içi demokrasi ancak konuşarak, tartışarak ve birbirinin varlığını meşru kabul ederek gelişebilir. Aksi halde ortaya çıkan her görüntü, yalnızca rakip siyasi aktörlerin elini güçlendirecek ve toplumda “alternatifsizlik” duygusunu büyütecektir.

Asırlık siyasal gelenekler günlük öfkeyle değil, tarihsel bilinçle korunur. Bugün atılacak her adım yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların siyasal hafızasını da şekillendirecektir. Bu nedenle siyaset kurumunun bütün aktörlerine düşen görev; gerilimi büyütmek değil, suhuleti hâkim kılmaktır. Çünkü bazı dönemlerde kazanmanın yolu, karşı tarafı yenmekten değil; birlikte kaybetmeyi engellemekten geçer.

‘Masum’ Daltonlara ceza veren hakime tehdit

Memleketin bilinen suç örgütlerinden Daltonlar hakkında hazırlanan son iddianame, bir ağır ceza heyeti başkanına attıkları tehdit mesajıyla ilgili.

Tehditlerinde, “devletin şerefli kudretli gücünü masum insanlar üzerinde kullanmak neymiş göreceksiniz” diyerek kendilerini masum addeden çete üyeleri hakkındaki 8 Mayıs tarihli iddianamede, “Daltonlar silahlı suç örgütünün bugüne kadar gerçekleştirdiği tasarlayarak öldürme olayları ve silahlı eylemlerinin yanı sıra kamu görevlilerini de hedef haline getirdikleri, mahkeme başkanı ile birlikte kardeşine de tehdit mesajı atarak baskı ve korku ortamı yaratmaya çalıştıkları anlaşılmıştır” tespiti yer aldı.

İddianamede Daltonların, bir hakim ile kardeşinin numaralarını nasıl ele geçirdiğine dair bir değerlendirme yok.

FAS VE RUSYA HATLARI

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki Daltonlar davasında hükmü açıklayan heyet başkanı, kararın hemen ardından yabancı telefon hatlarından gelen bir mesajla tehdit edildi.

Mahkeme başkanı A.O.A.’ya “GADDAR DLT [Dalton]” adlı, Rusya menşeli numaradan yazılan mesaj şöyle: “sen bizim kardeşlerimizi bizden aldığın gibi biz de senin kardeşin ...’yu ve diğer sülalendeki erkekleri senden alacağız suçsuz günahsız insanlara talimatı doğrultusundan yargısız hukuksuz cezalar vermenin bedelini sana ödeteceğiz bizim devlete karşı boynumuz kıldan ince şerefli çalışan hakim ile savcı ile işimiz olmaz ama seninle bu mahkeme bittikten sonra görüşeceğiz bizim sana sözümüz olsun bu talimat da bizim üstlerimizden görüşeceğiz. Unutma her an bizi bekle.”

Sadece mahkeme başkanına değil, kardeşine de 22 Aralık 2025’te tehdit mesajı yollandı. Hakimin kardeşine Fas kodlu numaradan atılan WhatsApp mesajında “abinden sebep seni de öldüreceğiz … devletin şerefli kudretli gücünü masum insanlar üzerinde kullanmak neymiş göreceksiniz insanların ailesini dağıtmak sizin iki dudağınızın arasına bakıyor bizim de iki parmağımız arasına bakıyor görüşeceğiz” yazıyordu.

ŞÜPHELİLER FİRARİ

Tehditle ilgili hazırlanan iddianamede 7 şüpheli var ancak sadece biri tutuklu. Tehdit mesajlarını atan Erkan Efe hakkında yakalama kaydı var, diğer şüpheliler Batın Can Gökdemir, Bünyamin Yıkar, Murat Küçükyavuz ve Mustafa Aktürk yurtdışında, onlar hakkında da Kırmızı Bülten kararı var. İddianamenin bir numaralı şüphelisi, Daltonlar lideri Beratcan Gökdemir ise Rusya’da tutuklu bulunuyor.

Tutuklanan tek şüpheli Eren Kemal B., tehdidin yapıldığı Fas menşeli numaranın sahibi. Bayrampaşa’da telefoncu sahibi Eren Kemal B.’nin dükkanında yapılan aramada yabancı ülkelere ait GSM hatları bulundu. İddianamede onunla ilgili “Organize suç örgütü yöneticisi, ‘Gaddar’ ve ‘Baran Yıkılmaz’ kod adlı Mustafa Aktürk’e bağlı örgüt üyesi olduğu ve silahlı suç örgütünün lojistik kanadında yer aldığı anlaşılmıştır” iddiası yer aldı. Örgüt lider veya yöneticilerine yabancı GSM hattı ile telefon temin ettiği ileri sürüldü.

Eren Kemal B. ifadesinde, kendisini “Poyraz Yoldaş” olarak tanıtan Erkan Efe’nin tehdidi ve ardından dükkanının kurşunlanmasından korkarak Daltonlara hat verdiğini, yabancı hatları Aksaray’da Suriyelilerin bulunduğu bir telefoncudan aldığını anlattı.

Davanın şimdilik tek şüphelisi olan telefoncu, yedi yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.

Bundan ötesi…

Son birkaç yıldır, ne zaman inanılmaz gibi görülen bir olay yaşansa ağızlardan dökülen bir soru cümlesi vardı: Bundan ötesi olur mu?

Bir belediye başkanı ya da gazeteci tutuklandığında, akla sığmaz iddialarla birine casus yaftası yapıştırıldığında, bir itirafçı ifadelerinin baskı altında alındığını söylediğinde ve bu, o ifadeleri manşet yapan medyada haber olmadığında… Artık bu paragrafı ne kadar uzatırsanız uzatın, bu olanlar karşısında “Bundan ötesi olur mu?” diye çok soruldu.

Sorunun içinde, kuralları ve kurumları işleyen bir sistem kabulünden kaynaklanan şaşkınlık olduğunda, soru da “bundan ötesi”nin olmasını birilerinin ya da bir şeylerin engelleyebileceği zannını taşıyor ve yapılması gerekenleri engelleyen bir işlev görüyordu.

“Bundan ötesi de olmaz”, “birileri, bir şey, bir kurum, bir kural daha fazlasına izin vermez” kabulünün edilgenliğine yol açıyordu.

 “Mutlak butlan” bu soruyu zihinlerden sildiyse, “bundan ötesi” diye bir sınır olmadığını gösterdiyse hayırlı da olmuştur!

Birinin, dur diyecek bir kural ya da kurumun olmadığına ikna olan yurttaş yarını ve demokrasisi için çarenin kendisi olduğunu kavrayıp en demokratik hakkı olan mücadeleyi seçtiğinde aşılmayacak engel de kalmaz.

Butlanın, şutlanın, “bundan ötesi”ni sorgulatan bilcümle cebir ve şiddetin amacı insanlar arasında hiçbir şeyin değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği duygusu yaymak. Güya muhalifmiş gibi, buna hizmet eden bir sürü tevatürü ortalıkta dolaştırıp duranlar var. Yok şöyle olur, böyle olur! İşte kara gömlekler de geldi CHP’nin kapısına! 
Bundan ötesi yok işte! Mücadele etmez, direnmezsen ne olacağı baştan belli. Sadece mücadele varsa umut var!

İyi de nasıl mücadele? Aslında buna cevap veren çok. Aynı şeyi de söylüyorlar. Bu gazetede ve başka başka mecralarda, meydanlarda, sokaklarda… Birleşik mücadele! Kurtuluş yok tek başına! Birleşe birleşe kazanacağız!

Geçen gün, bir boyacı arkadaşın telefonda CHP üyesi ve Kılıçdaroğlucu amcaoğluyla tartışmasına tanıklık ettim. Tartışma dediysem, amcaoğlunun uzun uzun anlattıklarına sürekli tekrar ettiği birkaç kelimeyle yanıt veriyordu Vanlı boyacı arkadaş.

“Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?”

“Tek adam rejimi” yerine “tek rejim” diyor; amcaoğlu ne derse desin birlikte mücadele dışında hiçbir şey aklına yatmıyordu.

Sonra bana dönüp, “Ben okumadım” dedi. “Okumuşlara saygım büyük. Amcaoğlu okumuş; nasıl böyle yapıyor, anlamıyorum.” Kendisine bir ölçü tutturmuş; “Ben okumamışım ama Selahattin Abi olsa ne yapardı diye düşünürüm” diyor.

“Selahattin Abi” dediği Demirtaş, “Başkan” ya da “Selo” falan demiyor; kafasında bir abi-kardeş ilişkisi kurmuş, o yakınlıkla konuşuyor. “Bir de son zamanlarda Özgür Özel’i seviyorum!” diyor.

Okumuşlar “Ben okumadım” diyen boyacı arkadaşın “birlikte mücadele” bilincine ulaştığında çok partili parlamenter demokrasi de el uzattığımızda tutulacak yakına gelir.

Özel’in CHP Genel Merkezi’nden Meclis’e yürüyüşünde her kesimden insan vardı. Bozkurt işareti yaparak destek verenler bile!

Ancak amaç çok partili parlamenter demokrasi ise tüm partilerin kesin tercihini yapacakları zaman çoktan geldi. Çok partili bir parlamenter sistemde, rakibiyle adil ve eşit koşullarda yarışmak ve iktidar olmak gibi bir niyeti olanlar “bundan ötesi olmaz”la avunmasın. Ülkenin en eski, kurucu, çok partili sistemin önünü açan ana muhalefet partisine olan “mutlak butlan” herkese olabilir.

Amcaoğlu dinlemese de, daha geç olmadan, umarım tüm muhalefet partileri ve kesimleri “Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?” diyen Vanlı boyacı arkadaşı dinlerler!