Dış Haberler
Latin Amerika, küresel sermayenin yeni “şok doktrini” laboratuvarı haline getirilmek isteniyor. Bir yandan ABD, kıtadaki hegemonyasını tazelemek için yaptırımlar, askeri işbirlikleri gibi baskı araçlarını devreye sokarken, diğer yandan Başkan Donald Trump ile ideolojik olarak uyumlu sağ iktidarlar peşi sıra yönetime geliyor. Ancak son dönemde Bolivya’da görüldüğü üzere kıtadaki halk hareketleri, neoliberal dayatmalara ve güvenlikçi otoriterliğe karşı sokakları barikatlarla dolduruyor.
HEGEMONYA STRATEJİSİ
Kıtadaki sol-sosyalist yönetimleri tasfiye etmek ve Çin ile Rus etkisini ortadan kaldırmak için harekete geçen Washington, Latin Amerika’yı sadece siyasi bir müttefik değil, aynı zamanda kritik ham maddelerin deposu olarak görüyor. ABD yönetimi için lityum, petrol ve temiz su kaynakları “ulusal güvenlik” meselesi olarak kodlanmış durumda.
Bu stratejinin bir ayağını, Küba ve Venezuela örneklerinde uygulanan ağır ekonomik ambargolar oluşturuyor. Diğer ayağında ise, Trump ile diriltilen “Monroe Doktrini” ve bunu askeri yöntemlerle tesis etmek için ilk kez 26. ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in ortaya attığı “Büyük Sopa” politikasının yanında kıtadaki sağ iktidarlarla kurulan askeri ortaklıklar var. ABD, “güvenlik” adı altında bölgedeki askeri varlığını tahkim ederken, toplumsal muhalefeti bastıracak teknolojik ve lojistik desteği yerli işbirlikçilerine sunuyor.

Halkın en temel ihtiyaçlara erişimi engellenerek bu ülkelerde rejim değişikliği hedefi, ordunun Karayipler’e yığılması, ardından ocak ayında Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasıyla Venezuela’da “başarıya” ulaştı. ABD tarafından iktidara getirilen Delcy Rodriguez yönetimi, ülkenin kapılarını Washington’a sonuna kadar açmış durumda. Hugo Chavez’in mirası olan kamulaştırılmış zengin petrol kaynakları, Exxon Mobil gibi ABD merkezli enerji devlerine peşkeş çekilirken Amerikan ordusu, sadece 5 ay önce Devlet Başkanı’nı kaçırdığı ülkede askeri tatbikatlar yapar hale geldi.
NEOLİBERALİZMİN İKİ YÜZÜ
Kıtadaki sağ dalganın en radikal temsilcisi olan Javier Milei, Arjantin’de “devleti küçültme” bahanesiyle kamu hizmetlerini tamamen durdurma noktasına getirdi. Derin ekonomik krize çözüm bulamayan Peronistlerin yarattığı boşlukla 2023’teki seçimi kazanan Milei, IMF gibi kurumların desteğiyle iktidara tutunmayı başardı. Milei’nin Trumpizm ile harmanlanmış ekonomi politikası, ülkedeki yoksulluk oranını kısa sürede yüzde 50’nin üzerine çıkardı. “Omnibus Yasası” gibi düzenlemelerle çalışma yaşamını güvencesizleştiren Milei, aynı zamanda protestoları yasaklayan güvenlik genelgeleriyle halkın sesini kısmaya çalışıyor. Ancak Arjantin işçi sınıfı ve Genel İş Konfederasyonu’nun (CGT) başını çektiği güçlü sendikal gelenek, genel grevlerle yanıt veriyor. Kemer sıkma politikalarıyla sokağa çıkamaz hale gelen emekliler, okudukları üniversitelerdeki kesintilere her ay yenisi eklenen öğrenciler ve emekçilerin de arasında olduğu yüz binlerce kişi, her hafta meydanları doldurmaya devam ediyor.
El Salvador’da ise Nayib Bukele, neoliberal dönüşümü “güvenlik” üzerinden pazarlıyor. Çete şiddetiyle mücadele gerekçesiyle getirdiği olağanüstü hal rejimini kalıcı hale getiren Bukele, binlerce insanı hukuki süreç işletmeden hapsetmeyi bir yönetim biçimine dönüştürdü. Bu otoriter zırhın altında ise ülkeyi dış sermayeye açan ve kripto para spekülasyonlarına dayalı istikrarsız bir ekonomik model yatıyor. Bukele, Trump tarzı popülizmin Latin Amerika’daki en sert ve baskıcı örneklerinden birini temsil ediyor.
DİKTATÖRLÜĞÜN GÖLGESİ
Peru’da halkın oylarıyla seçilen sosyalist Pedro Castillo’nun bir parlamento darbesiyle görevden alınmasıyla başlayan süreçte ülke sağın tam kontrolüne girdi. Şimdi ise ülke yeni bir seçime hazırlanırken, eski diktatör Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori, 7 Nisan’da yapılacak ikinci tur seçimlere ismini ilk yazdıran aday oldu. Fujimori’nin vaadi, 90’ların baskıcı ve neoliberal politikalarına geri dönmek, kıtadaki Trump yanlısı sağ örüntüye paralel şekilde “suçla mücadele” gerekçesiyle sert güvenlik politikalarını devreye sokmak.
İkinci tura kalan diğer isim ise Castillo’nun kabinesinde bakanlık yapan solcu Roberto Sanchez. Fujimori ile taban tabana zıt bir politika vaat eden Sanchez, gelir eşitsizliğini ortadan kaldıracağını, sağlık ve eğitime daha fazla bütçe tahsis edeceğini söylüyor. Ancak parti fonlarına yönelik usulsüzlük suçlamalarıyla adaylığının engellenmesi gündemde.
Peru halkı, özellikle ülkenin güneyindeki yerli topluluklar ise Fujimori ile gelen “faşizan” dönüşe karşı Lima’ya yürüyüşler düzenleyerek direnişi diri tutuyor.
EKVADOR’DA SAVAŞ HALİ
Ekvador’da yılındak milyarder Daniel Noboa, “iç silahlı çatışma” ilan ederek orduyu sokaklara çıkardı. Çetelerle mücadele adı altında yürütülen bu operasyonlar, aynı zamanda maden projelerine direnen köylüleri, işçileri ve çevrecileri bastırmak için bir kılıf olarak kullanılıyor. Noboa, ABD ile imzaladığı askeri anlaşmalarla ülkeyi Washington’un operasyonel üssü haline getirirken, bir yandan da stratejik kamu kurumlarını özelleştirme listesine alıyor. Uzun yıllardır çete şiddeti ve ekonomik krizin pençesindeki Ekvador’da, 2023’teki erken seçimle iktidara gelen “Muz imparatoru” Noboa, 2024’te IMF ile 48 ay için 4 milyar dolar kredi anlaşması yaptı. Noboa, 2025 Nisan’daki tartışmalı seçimde de sol ittifakın adayı Luisa Gonzalez’e karşı kıl payı kazandı.
NEOLİBERAL RESTORASYON
ABD ve kıtadaki müttefiklerini endişeye düşüren en büyük halk hareketliliği ise, Bolivya’da yaşanıyor. Güney Amerika’nın lityum zengini ülkesi Bolivya’da iktidarda sadece altıncı ayını dolduran sağcı Rodrigo Paz hükümeti, tarihe geçecek bir halk ayaklanmasıyla karşı karşıya.
Hayat pahalılığı, neoliberal dayatmalar, özelleştirmeler ve derinleşen ekonomik kriz toplumsal patlamaya neden olurken Devlet Başkanı Paz’ın istifasını isteyen halk, ülkede hayatı durdurdu.
Ülke kaynaklarını kamulaştıran 20 yıllık sosyalist yönetimin kazanımlarını geri çevirmek için harekete geçen Paz, ülkeyi yabancı sermayeye açarken kamu harcamalarını kısmayı ve madencilik gibi stratejik sektörlerde sermaye yanlısı düzenlemeler hedefliyordu.
Yerliler ve köylüler, ülkenin dört bir yanında yollara barikat kurarken gösterilerin merkezindeki başkent La Paz’da devlet kurumlarını kuşatan halk, Paz hükümeti istifa edene kadar durmayacağını söylüyor. Paz yönetimi bir yandan bazı sektörlerle anlaşma arayışına girerken ve kabine değişiklikleriyle tansiyonu düşürme arayışlarını sürdürürken diğer yandan protestoları şiddetle bastırmaya çalışıyor.
Paz’a, ilişkileri yeniden tesis ettiği ABD ve kıtadaki sağcı müttefiklerinden de destek gelirken Bolivya’nın neoliberal dönüşüme girip girmeyeceği meselesi, Latin Amerika’daki siyasi gerilimi de yansıtıyor. Washington, “Kıtamızda demokratik yollarla seçilmiş liderlerin devrilmesine izin vermeyiz” derken Arjantin, Bolivya, Ekvador ve El Salvador’daki sağcı müttefikleri de Honduras “endişelerini” dile getiriyor.
SOL BİLİNÇ HAFIZALARDA
Latin Amerika’da sağın eline geçen bir ülke de Şili oldu. Gabriel Boric liderliğindeki sol hükümetin vaatlerini hayata geçirememesi, aralık ayındaki seçimde diktatör Augusto Pinochet hayranı Jose Antonio Kast’ı iktidara taşıdı. Kast’ın zaferi, Trump’ın açık müdahaleleriyle giderek hızlanan sağın kıtada yükselişinin son halkası oldu.
1973’te solcu lider Salvador Allende’yi darbeyle devrilmesiyle “neoliberalizmin laboratuvarı” haline gelen ülkede Kast, “mega reform” ile neoliberal politikaları tekrar dayatsa da “Pembe Dalga” ile oluşan halkçı bilinç, hafızalarda yer etmeye devam ediyor.
Kaynak: BirGün
