Herkesin çok zeki, çok akıllı olduğu bir dünya hayal ettiğimde içim daralır. Böyle bir dünyada mizah olur muydu, canlılık kalır mıydı bilmiyorum. Ama balıkçılar kahvesine baktığımda şunu görüyorum: Buradaki en neşeli anlar, birinin başına gelen aptallığı bizzat kendisinin anlattığı anlardır. Geçenlerde bir balıkçı anlatmıştı. Motorlu kayığıyla denize açılmış, aptalca bir hata yüzünden suya düşmüş. Motor çalışıyor, kayık gidiyor. Bizim balıkçı ise suda, etrafında dönen kendi kayığına bakarak mazotun bitmesini beklemiş uzun süre. Bunu bize öyle bir anlattı ki kimse onunla dalga geçemedi çünkü en çok gülen kendisiydi.
Çoğu insan, akıllı ve tutarlı görünmeye çalışırken hayatla bağını kaybetmiyor mu? Aptal görünmekten, ciddiyetlerinin delinmesinden korkmuyorlar mı? Bu korku sosyal kaygıdan ziyade, insanın sınırlı, eksik ve kontrolsüz yanıyla yüzleşme korkusu gibi geliyor bana.
Psikanalist Ladson Hinton’ın ‘Psychological Perspectives’ dergisindeki soytarılıkla ilgili makalesinde rastlamıştım. Soytarılığın masallarda, halk hikâyelerinde, folklorik törenlerde işlevini, psikolojik anlamını ele almıştı. Soytarılık yalnızca güldüren, düzen bozan komik bir figür değildi; düzenin taşlaşmasını engelleyen arketipsel bir güçtü. Kral düzeni, yapıyı, egonun merkezini temsil ederken, soytarı kenarda duruyordu. Ama bu kenar dışlanmış bir yer değildi; yapı ile kaosun, ciddiyet ile canlılığın temas noktasıydı.
Soytarı düzeni ortadan kaldırmak yerine düzenin kendisini mutlak sanmasını engelliyordu. Kral ona muhtaçtı, farkında olsa da olmasa da. Shakespeare’in Hamlet’inde soytarı çoktan ölmüş, merkez çürümüştür. Hamlet kahraman mı, deli mi, kral mı karar veremez. Kral Lear’da ise kral soytarısını dinlemez; ego kapanır, katılaşır ve ardından yıkım gelir. Soytarı, kahramanın tam tersine, kaosu fethetmekle ilgilenmez, onunla temas halinde kalır. Ne tam içeridedir ne tam dışarıda. Tam da bu yüzden bütün yenilikler, canlılık, hayatın kıvılcımı oradan gelir. Bergman’ın Yedinci Mühür filmindeki şövalye bunu sezmiş gibidir. Ölümle satranç oynarken varoluşunun tüm ağırlığını tek bir şeye adar: soytarı ailesinin hayatta kalmasını sağlamak. Sanki onlar -büyük iddialardan yoksun, çocuksu neşeleriyle- hayatın verimli merkezini taşıyan tek figürlerdir. Peri masallarında da öyle değil midir? Kralın akıllı ve güçlü büyük oğulları değil, aptal küçük oğlu ülkeyi kurtarır. Çünkü yeni hayat çoğu zaman en iyi uyum sağlayandan değil, uyumun dışına düşenlerden gelir.
Soytarının en sert işlevi ise utandırmasıdır. Kibrimizi, rolümüzü, her şeyi denetlediğini sanan egomuzu açığa çıkarır. Tarot’taki Deli figürü bu yüzden çarpıcıdır: uçurumun kenarında, sırtında küçük bir çanta, yanında köpeğiyle yürür. Göğe bakar ama köpek zaman zaman pantolonunu aşağı çeker – tam da en yüce anında. Ego söndükçe maskeler düşer, insan kendini daha küçük ama daha gerçek bir yerden hissetmeye başlar. İnsan bazen tam da bu yüzden değişemiyor. Aptal görünmekten, mahcup olmaktan, kontrolünü kaybetmekten öyle korkuyor ki, olduğu yere kapanıyor. Çünkü değişmek yalnızca anlamakla değil – bir miktar mahcup olmayı, korunmasız kalmayı, kendi tuhaflığına katlanmayı gerektirir.
Bugün stand-up şovlara artan ilgi boşuna değil. Kamusal alanda herkes fazlasıyla alıngan, gururlu, mükemmeliyetçi. Ciddiyetimiz biraz inmeden başkasıyla gerçek temas kuramıyoruz. Soytarı bunu çok önce biliyordu.
Hayatın yenilenmesi bazen kahramanın zaferinden değil, soytarının küçük düşürücü kahkahasıyla başlar. Bizim balıkçı hâlâ suda, kayığı etrafında dönüp duruyor. Ama gülüyor. Mazotun bitmesini beklerken…
Kaynak: BirGün
