Ne zaman biri bana “Lübnan nasıl?” diye sorsa, o an durumun ağırlığını hissediyorum. Anlattıkça da, başımıza gelenlere katlanabilmek için ne tür yöntemlere başvurduğumuzu fark ediyorum. Hem kişisel hem de kolektif düzeyde öz-analiz yaparak, aynı anda birkaç hayatı yaşamanın nasıl mümkün olduğunu ve bize hayallerde vaat edilen huzurlu hayatı aslında hiç yaşamadan zamanın nasıl geçtiğini anlamaya çalışıyorum.
Lana Daher, galasını 2025 Venedik Film Festivali’nde yapan ve Helsinki Belgesel Film Festivali ödülü ile diğer iki festivalde mansiyon ödülü kazanan “Beni Seviyor Musun?” adlı belgeselinde izleyiciyi yalnızca görüntüler ve sesler aracılığıyla Lübnan’ın son yetmiş yılında bir yolculuğa çıkarıyor. Filmlerden, ailevi kişisel çekimlerden, özel ve halka açık fotoğraflardan oluşan yirmi binden fazla arşiv malzemesini kullanarak Lübnan’ın kolektif ruhunu inceliyor. Daher, bireylerin, yönetmenlerin ve sanatçıların gözünden Beyrut’u gözlerimizin önünde yeniden inşa ediyor.
Filmi izlemek için evimden iki buçuk kilometre uzaktaki “Metropolis Sinema Derneği”ne, bu belgeseli gösteren tek salona, on günlük ateşkesten yararlanarak gittim. Bu ateşkesten birkaç gün önce İsrail, on saniye içinde Lübnan’a yüz civarında roket saldırısı düzenlemiş ve büyük kısmı Beyrut’a yönelmişti. Ateşkesin Lübnan topraklarında ihlal edildiğini bilsem de, bu fırsatı kaçırmak istemedim.
Bilinçaltımda, yaşadığım tüm savaşların parçaları, posterde gösterilen yürek ısıtan anlarla birleşiyordu. Beni en çok etkileyen anlardan biri genç bir kadının hikâyesiydi. 1975-1990 savaşına dair anılarını anlatıyordu: Geceleri, binanın alt katındaki sığınağa yatıp uyuduklarında, nefes alıp verişini yanında uyuyan büyükannesinin nefesine nasıl uyarladığını, çünkü büyükannesinin nefesi kesildiğinde bunun kendi nefesinin de sonu olacağını düşündüğünü söylüyordu. Başka bir kader anını ise saçları ağarmış bir adam anlatıyordu: Hayatı, öğrencilerinden biri tarafından kurşuna dizilmekten kurtarılmıştı. Bu öğrenci, o sırada bir kontrol noktasında bulunuyordu ve son anda silahlı adamların yanına koşup “Ateş etmeyin, bu benim öğretmenim” diye bağırarak onu kurtarmıştı.
On günlük ateşkesten faydalanarak aynı salonda iki özel gösterim daha izledim, yine sadece “Metropolis”te gösterilen bu iki eser, Temmuz 2025’te aramızdan çok erken ayrılan ünlü solcu sanatçı Ziyad Rahbani’nin “Bil Nisbe La Bukra Şu? (Yarına Gelince Ne?)” ve “Film Ameriki Tavil (Uzun Amerikan Filmi)” adlı tiyatro oyunlarıydı ve sırasıyla 1978 ve 1980’de sahnelenmişlerdi. İkisinin olayları da Lübnan İç Savaşı sırasında geçiyor. İlki, yaşam standartlarını iyileştirmek için köyden şehre taşınan ve bir meyhanede çalışmaya başlayan evli bir çiftin hikayesini anlatıyor. Meyhane, toplumun bir mikrokozmosu olarak sunuluyor; işçi, geçimini sağlamak için çeşitli zorluklara ve aşağılanmalara maruz kalıyor. İkincisi ise Beyrut’ta bir akıl hastanesi ve ülkenin durumu kara ve karanlık bir mizahla ele alınıyor.
Bu iki oyunun üzerinden elli yıl geçmiş olmasına rağmen, konuları ve diyalogları sanki Lübnan’da hiçbir şey değişmemiş gibi güncel duruyor.
Hayatımın yüzde kaçını savaşta geçirdiğimi hesaplamak için warsinlebanon.com sitesini ziyaret ettiğimde, şunu gördüm: Hayatımın yüzde 57,1’ini savaşların içinde geçirmişim. Hayatımın yarısından fazlasını. Ancak sayılar tek başına bu gerçekliğin asıl ağırlığını ifade etmiyor. Büyükanne ve büyükbabalarımın 1915’ten, ebeveynlerimin 1975’ten nasıl hayatta kaldığını ya da bizlerin, hayatta kalmanın bir sanat olduğu bir ülkede her sabah nasıl uyanmaya devam ettiğimizi açıklayamaz. Belki de “Lübnan nasıl?” sorusunun cevabı budur. Artık felaketi direnişten ayırt edemiyorum. Durumun ağırlığına rağmen yaşamıyoruz; ağırlığın içinde, tarihimizi üzerimizden atmamız gereken bir yük olarak değil, tuhaf ve zor bir miras olarak taşıyarak yaşıyoruz.
(Tercüme: Parrhessia Kolektifi)
Kaynak: Agos
